Ana Sayfa | Makaleler | Bilmek mi, Kazanmak mı?

Bilmek mi, Kazanmak mı?

Düşünmek...zordur, ‘doğrular’a doğru gerçekten zor bir yolculuktur. Yolda bizi en çok şaşırtıp yanıltacak kılavuzlarımız, bizzat kendi psikolojimizin putlarıdır; önyargılarımızdır, kendi kaygılarımız ve özlemlerimizdir! - Taha Akyol

1974’ün ilkbaharında Japon ordusunun asteğmeni Hiroo Onoda, Filipinler’in Lubang adasındaki ormandan çıktığında, dünyaca meşhur oldu. Onoda’nın 30 yıllık çilesi sonunda bitmişti. 1944 yılında Onoda, komando eğitimini tamamladıktan sonra, Lubang adasını işgal etme emrini almıştı. Tümen komutanı Onoda’yı görevlendirirken, “Belki üç yıl sonra, belki de beş yıl sonra olacak, ama ne olursa olsun, seni almaya geleceğiz. O zamana dek, yalnızca bir tek askerin kalsa bile, onu komuta etmeye devam et. Belki hindistan cevizleriyle beslenmen gerekecek. Öyleyse, hindistan cevizleriyle idare et!” diye emretmişti. Japonya’nın yenildiği ve savaşın bitmiş olduğunu belirten haberleri “propaganda” sayan Onoda, otuz yıl boyunca tüm becerikliliğini kullanarak orman hayatının çetin şartları, Amerikalı askerler, Filipinli polisler, adadaki yerlilerinin düşmanlığı ve Japonların defalarca gelen arama ekiplerinin hepsine galip geldi. Özverili asker görevinde inanılmaz derecede sebat etmiştir. Onoda’nın gayretine hayranlık duymamak mümkün değildir.

Ama Onoda’nın savaştıkları yalnızca insani düşmanlar, hastalık ve ormanın çetin şartları olmadı. Düşüncelerle de savaştı. Bu düşünsel savaş alanında Onoda 2. Dünya Savaşının bitmiş olduğu ve Japonya’nın yenildiği yönündeki savlarla çatışmaktaydı. Bir Japon olarak Onoda bir takım varsayım ve inançlara sahipti. Onoda’nın, Teslim Olmak Yok: Otuz Yıllık Mücadelem adlı kitabında anlattığı gibi, Japonlar Japonya’nın “tanrılar ülkesi” olduğu için yenilemeyeceğine inanmaktaydılar. Onoda “100 milyon canımız onura feda olsun!” sloganı kulaklarında çınlayarak askerlik görevine gitmişti. Bunun anlamı, Japonların asla teslim olmayacakları ve son kadın veya çocuğun ölümüne dek mücadeleyi sürdürecekleriydi. Bu inançla aşılanan Onoda, Japonya’daki savaş sonrası hayatla ilgili haberlerin yalan olduğunu “biliyordu.” Onoda bu bağlamdaki düşüncesini, “Bir tek Japon hayatta kaldığı sürece Japonya’nın teslim olmayacağına içtenlikle inanmaktaydım. Aynı şekilde, yaşayan bir tek Japon kalmışsa, o zaman Japonya’nın teslim olmadığı anlaşılmıştır” diyerek anlattı.

Böylece sadık Japon asker Japonya’nın yenilmesi ve savaşın bitmesini birer imkânsızlık olarak kabul etmekteydi. Bu varsayımlarını korumak için de tüm zihinsel becerikliliğini kullandı. Onoda ve arkadaşlarını ikna etmeyi amaçlayan broşürler uçaklardan adaya atılıyordu. Bu “kayıp” askerleri kurtarmaya çalışan Japon arama ekipleri adadan ayrılırken Japonca gazeteleri ormanda bırakıyorlardı. Gazetelerle broşürlerde Japonya’nın değişmiş askeri durumu ve uluslararası ilişkileri hakkında bilgiler bulunuyordu. Onoda önce bu bilgilere bir anlam veremedi; ama bu yollarla eline geçen haberleri varsayımlarına uygun bir şekilde yorumlaması gerekliydi. Böylece Onoda bu haberlerin kurnazca hazırlanmış propaganda mesajları olduğu kanaatine vardı. Ama bu haberler propaganda olsa bile, anlatılan durumların bazı gerçek değişimleri temsil ettiklerine dair izlenimler kaçınılmazdı. Dolayısıyla Onoda hayal gücünü çalıştırarak Japonya ve dünyanın yeni ama hâlâ varsayımlarına uygun bir düzenini geliştirdi. Artık anlam veremediği haberlere rastladığı zaman onları hayal ürünü dünya düzenine uygun anlamlara “tercüme” ederdi. Gerçeği öğrendikten sonra, Onoda yaptıkları bu tercüme uygulaması hakkında, “Amerikalıların bizi aldatmak için özgün Japonca gazete haberlerini değiştirmekte olduklarını, bizimse bu aldatmacaların foyasını çıkardığımızı sanmıştık“ dedi. 1959’a kadar Onoda ve yanında sağ kalan tek asker arkadaşı, Kozuka, bu hayal ürünü dünya düzenini tamamıyla benimsemişlerdi. Onoda, bu durumu şöyle tarif etti: “O zamana kadar öylesine çok sabit fikrimiz oldu ki, bu fikirlere uymayan hiçbir şeyi anlayamıyorduk. Düşüncelerimize uymayan herhangi bir şeye rastladığımızda, hemen istediğimiz anlamı taşıyacağı şekilde yorumluyorduk.”[i]

Anlaşılacağı üzere Onoda’nın kıvrak bir zekâsı vardı. Varsayım ve inançlarını korumak için de tüm düşünsel becerikliliğini kullandı. Ne yazık ki, Onoda’nın varsayımları ve inançları yanlıştı.

Onoda, bize kendi hayatlarımızı düşündüren bir örnek teşkil eder. Diyeceksiniz ki, onun bulunduğu durum ölüm kalım meselesiydi, olağanüstü bir durumdu, çok istisnaiydi; bizimkine hiç benzemiyor! Haklısınız. Onoda’nın durumu olağanüstüydü ama tutumu çok olağandı: zekâsını gerçeği keşfetmek için kullanacağı yerde, kendini ve kendi varsayımlarını haklı çıkarmak için kullandı. Bu da çoğumuzun sık sık yaptığı bir şeydir. Bunu söylememe de darıldıysanız, işte, söylediğimi yapıyorsunuz!

Sebatkâr bir askerin öyküsüne baktık. Başka bir sebatkâra bakalım – sebatkâr dedektif.

Ufak tefek Belçikalı dedektif, derdini anlatan Dr. Charles Oldfield’i süzerken kocaman bıyıklarını gayri ihtiyari olarak okşadı. Kırk yaşlarında, sarı saçları şakaklarında hafifçe ağarmaya başlamış Oldfield’in mavi gözleri kederliydi ve yakışıklı suratında bezgin bir ifade vardı.

“Söylentiler her geçen gün daha da kötüleşiyor.”

“Ne hakkındaki söylentiler, Doktor bey?”

“İşte, yaklaşık bir yıl önce eşim öldü. Yıllarca hasta yatmıştı. Şimdi herkes onu benim öldürdüğümü – onu benim zehirlediğimi – söylüyor. Taşradayız – Berkshire’deki Market Loughborough. Böyle küçük yerlerde dedikodunun ciddi bir problem olabileceğini biliyordum, ama buna hazır değildim. Önce insanlar soğuk davranmaya, beni görmezlikten gelmeye başladılar. Ama ondan sonra, benimle sokakta karşılaşmamak için karşı tarafa geçmeye başladılar. Muayenehaneye uğrayan hastaların sayısı iyice azaldı. Herkes fısıldıyordu ve iki de çok çirkin imzasız mektup aldım. Dayanılacak gibi değil!”

Tecrübeli dedektif birkaç soruyla ilgili olguları ortaya çıkardı: Rahmetli mide ülserinden yıllarca rahatsız olmuş, sonunda bu şikâyetinden de vefat etmişti. Otopsi yapılmamıştı ama kasabadaki halk yine kuşku duymuştu. (Oldfield: “Mide iltihabı ve arsenik zehirlenmesinin belirtileri birbirine çok benzer. Polisiye romanlar sayesinde artık herkes bunu bilir.”) Rahmetli, kocasından beş yaş büyük, somurtkan, şikâyet etmeyi seven bir kadındı. Vefatında da kocasına hatırı sayılır bir miras kalmıştı.

Dedektif, doktorun gözlerine bakarak bir soru daha sordu: “Öbür kadın kimdir?” Doktor bu soruya çok alındıysa ve inkâr etmeyi denediyse de, sonunda itiraf etti. Eşine bakan genç hemşire hanıma âşık olmuştu. Ama yanlış bir şey yapmamışlardı. Dedikodu bu kadar yoğun olmasaydı şimdiye dek evlenirlerdi.

“Bu iyi oldu işte. Sonunda gerekli bilgiler ortaya çıkmıştır. Pekâlâ Dr. Oldfield, bu işi almayı kabul ediyorum.” Belçikalı dedektifin yüzünde ciddî bir ifade beliriverdi. “Ama unutmayın: gerçeği arayıp bulacağım!”[ii]

Bu arada dedektif hakkında üç gözlemde bulunmak istiyorum. Önce, dedektif gerçek denen şeye inanıyordu. Ona göre, gerçek bilinebiliyordu. İkinci olarak, uygun yöntemlerle gerçeği keşfedebileceğine inanıyordu. Gözlemlerde bulunmak, sorular sormak, delilleri bulup değerlendirmek, beyninin “küçük gri hücreleri”ni kullanarak düşünmek gibi uygulamalarla gerçek durum hakkındaki bilgilerini arttırabileceğine inanıyordu. Üçüncü gözlemse, bu kişi gerçeğe büyük bir bağlılık sergiliyordu. Dedektifin en ilginç özelliği de belki buydu. Hani, parayı veren düdüğü çalar derler ya. Dedektif, “Müşteri velinimetimizdir. Doktor bey (suçlu olsanız da olmasanız da) bu işi ayarlarım. Hiç merak etmeyin” diyeceği yerde, müşterisine neredeyse meydan okumuştu: “Unutmayın. Gerçeği arayıp bulacağım.” Bu dedektif gerçeği kendi çıkarından daha çok önemsiyordu. Gerçek arayışında sebatkârdı.

Sebatkâr asker ile sebatkâr dedektif gerçekle ilgili iki ayrı kafa yapısını örneklemektedir: koyu taraftar ile gerçek yanlısı. Koyu taraftar “Tuttuğum taraf olduğu için haklıdır” der. Gerçek yanlısıysa, “Gerçeği yansıtan tarafı tutmak istiyorum” der.

Hayatta pek çok konuda taraf tutmak olağan ve gereklidir. Tuttuğumuz tarafı savunmak da, tabii ki, suç değil. Ama gerçeği önemseyenler şu ilkeye dikkat etmelidir: Koyu taraftarlık düşüncesi gerçeği bilmemizi engeller. Bu ilkeyi biraz açayım.

Gerçek Sevdası mı, Post Kavgası mı?

Koyu taraftarlık düşüncesi nedir? Yukarıda söylediğim gibi, koyu taraftar kendi tuttuğu tarafın haklılığını varsayar ve farklı görüşlerle karşılaşınca, “Bu tartışmayı ben kazanacağım – kendi davamı, kendi tarafımı her halükârda haklı çıkaracağım” diye düşünür.

Peki, koyu taraftarlık düşüncesi gerçeği bilmemizi neden engeller? Herkes, doğal olarak, kazanmak, haklı sayılmak ister. Ama “İlle de bu tartışmayı ben kazanacağım” ve “İlle de kendi tarafımı haklı çıkaracağım” dediğimizde, sağduyu değil, çıkar bizi yönlendirmektedir. Çıkar yalnızca maddi bir olay değildir – manevi çıkar da vardır. Kendimizi haklı, galip, en iyi tarafta görmek ne kadar iç açıcıdır! Ne yazık ki, çıkar ile gerçek genelde eşanlamlı değillerdir. Çıkar da gerçeği bulmamız için rehberlik yapmaz. Tersine, Cenap Şehabettin’in söylediği gibi, “Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi [yani, yoğunu] menfaattir.”

Koyu taraftarlık, düşünsel gururdan kaynaklandığı için gerçeği keşfetmemizi engeller. Gururlu kişi, kendini başkalarından hep üstün görür. Koyu taraftar, kendi görüşlerini diğer herkesinkinden üstün sayar. Bu, ne sevilecek bir davranıştır, ne de gerçekçidir. Gururlu kişi, her konuda üstün olamaz. (En azından alçakgönüllülük konusunda üstün değildir!) Aynı şekilde koyu taraftarın bütün görüşleri, inançları ve yorumları tamamıyla ve istisnasızca doğru olamayacaktır. Ama koyu taraftar, düşünsel gururundan dolayı, öğrenmeye açık değildir. Başka bir deyişle, gerçeğe alıcı değildir. Taha Akyol çok yerinde bir yorumda, koyu taraftarın ideolojisine sımsıkı sarılmasını “yanıltıcı kılavuz” olarak niteler: “Düşünmek...zordur, ‘doğrular’a doğru gerçekten zor bir yolculuktur. Yolda bizi en çok şaşırtıp yanıltacak kılavuzlarımız, bizzat kendi psikolojimizin putlarıdır; önyargılarımızdır, kendi kaygılarımız ve özlemlerimizdir!”[iii]

Gerçek yanlısı, örnekteki dedektif gibi, “Unutmayın – gerçeği arayıp bulacağım” diyerek kendi varsayımlarını da gerçeğe tabi tutmaya razıdır. Koyu taraftar ise varsayımlarına ters düşen görüşleri “düşman” olarak gördüğü için farklı fikirlerle diyaloğa değil, ancak savaşmaya hazır olur. Din ve bilim yüzleşmesi hakkında yazarken, Alister McGrath koyu taraftarlığın getirdiği kin ve gerçek yanlılığını tanımlayan alçakgönüllülüğü düşündürücü bir şekilde dile getirmiştir:

Rönesansın diyalog olarak öngördüğü [bilim ile din ilişkisi], can sıkıcı bir sıklıkla karşımıza karşılıklı bilgisizlik, düşmanlık ve kin gösterisi olarak çıkar. Bu tartışmanın amacı anlamak değil, puan kazanmaktır. Bu tür tartışmalara girmenin pek anlamı yoktur. Çünkü tartışmanın sonuçları öğrenme sevgisi, derin bir alçakgönüllülükle kişisel yetersizlik duygusu ve en önemlisi, anlayış ve karşılıklı yarar sağlama isteğine dayanmalıdır. Fakat anlaşılıyor ki, bu tartışmanın sonuçları kişisel gündemler doğrultusunda önceden kararlaştırılmış olmaktadır.[iv]

Koyu taraftarın amacı anlamak değil, puan kazanmaktır. Gerçeğe böylece boyun eğmeye razı olmadığı için, gerçeği tanımakta da güvenilir değildir. Koyu taraftar için tartışmayı kazanmak gerçeği bilmekten daha önemlidir.

Oysa gerçek, ikinci plana atılmamalıdır. Kişilerin gerçeğe ilişkin tavrı – gerçeğe bağlı olup olmadıkları, gerçeği arayıp aramadıkları – hayatın her yönünü etkiler:

· Şarküteriden aldığımız rus salatasının gerçekten günlük olup olmaması (ve bizim zehirlenip zehirlenmeyeceğimiz!)...

· Bir kişi suikasta kurban gidince, failin meçhul kalıp kalmaması...

· “Seni seviyorum, hayatım” diyen eşimizin bizi aldatıp aldatmaması...

· Kişilerin dinin hükümlerini ciddiye alıp almamaları...

· Haberlerdeki olayların sahi olup olmaması, olayların neye göre “haber” olarak seçildikleri (veya seçilmedikleri), sunulan haberlerin olup bitenleri hakkaniyetli bir şekilde yansıtıp yansıtmaması...

· Tıp, bilim ve teknolojide yeni gerçeklerin aranıp aranmaması...

· Hekimin doğru teşhis koyup koymaması...

· Yolsuzluk yapanın teşhir edilip edilmemesi...

· Yargıcın mahkemede adil kararlar verip vermemesi...

· Bilir kişinin doğru tespitlerde bulunup bulunmaması...

· v.s.

Os Guinness’in bir gözlemine göre, gerçeğe dayanan ayırım “yalnızca gerçekle yalanın arasındaki ayırım değildir. İlişkilerde, samimiyet ile yabancılaşmanın arasındaki ayırım; mahallelerde, uyumla kavganın arasındaki ayırım; iş dünyasında, verimlilikle beceriksizliğin arasındaki ayırım; medya ve bilim alanlarında, güvenilirlikle hilekârlığın arasındaki ayırım; önderlerde, güvenle güvensizliğin arasındaki ayırım; devlette, özgürlükle zorbalığın arasındaki ayırım; ve hatta, hayatla ölümün arasındaki ayırım; gerçeğe dayanmaktadır.”[v]

Gerçeğin taşıdığı hayati öneme rağmen, insan olarak kişiliğimizde gerçeği bilmekle ilgili ilginç bir tezat bulunur. Hem gerçeğe susamışızdır, hem de gerçeği bilmekten çekiniriz. Aristoteles, Metafizik adlı eserine meşhur “Bütün insanlar doğal olarak bilmeyi arzular” cümlesiyle başladığında haklı konuşmuştu. İngiliz şair T. S. Eliot, bir eserinde “İnsanlık pek fazla gerçekliğe dayanamaz” dediğinde, o da haklı konuşmuştu. Bir yazar bu ikilemi şöyle dile getirmiştir: “Gerçeği ararız, hem de ondan korkarız. Daha iyi olan yönümüz, bizi nereye götürürse gerçeği oraya kadar izlemek ister; gerçek bizi istemediğimiz yerlere götürmeye başlarsa, karanlık yönümüz köstek vurur. Gerçek bizi kahredecekse, gerçek kahrolsun! Hem gerçeğe hizmet etmeyi, hem de gerçeğin bize hizmet etmesini isteriz”[vi] Gerçekten yana olmak, gerçek korkumuzdan sıyrılmamızı gerektirir.

İnsanlık tarihi boyunca mutluluğa erişmek; bilgi, hikmet ve gerçeğe sahip olmakla özdeşleştirilmiştir. Balasagunlu Yusuf’un 1069 yılına ait Kutadgu Bilig adlı eseri, Müslüman Türklerin mevcut en eski edebi eseridir. Bilindiği üzere, adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelmektedir. Hem bu dünyada, hem de bu dünyadan göç ettikten sonra mutlu olmayı doğru bilgiye bağlayan bu esere göre bilgi, bulunduğu kişi veya toplumun ulu olmasına sebep olur:

Ukuş kayda bolsa ulugluk bulur,

Bilig kimde bolsa bedüklük akur.

(Anlayış nerede olursa [orası] ululuk bulur,

Bilgi kimde olursa [o] büyüklük kazanır.)[vii]

Kalplerimizde bir “keşke” yatar: keşke sorunlar düzelse ve işler yoluna girse deriz. Bireysel, toplumsal ve uluslararası düzeylere baktığımızda, kalbimizdeki bu “keşke” aynen durur. Balasagunlu Yusuf’un yüzyıllarca önce belirttiği gibi, birey ve toplumun manen serpilmesi, mutluluğa kavuşması, gerçeği bilmemize bağlıdır.

Koyu taraftarlık bizi özlediğimiz gelişim ve mutluluğa ulaştırmaz çünkü gerçeği bilmemizi engeller. Koyu taraftarın esas niyeti kendi davasını her halükârda haklı çıkarmaktır. Gerçek yanlısı ise, hangi tarafı tutarsa tutsun, öncelikle düşünsel erdem geliştirerek gerçeği aramak niyetindedir. Nasıl ki davranışlarımız ahlaklı veya ahlaksız olabiliyorsa, düşünsel hayatımız da övülecek veya kınanacak nitelikte olabilir. Gerçeği kendi çıkarımızı arka plana atacak kadar sevmek kolay değildir. Ama gerçeği sevmezsek, onu bilemeyiz ve nimetlerinden yoksun kalırız.

Sizi bir düşünsel deney yapmaya davet etmek istiyorum. Bu deneyde, çıkar güdüsünden çıkıp gerçek yanlılığı ciddi olarak önemsenen bir dünyayı zihnimizde canlandırmaya çalışalım. Böyle bir dünyada hayatın şu üç düzeyde nasıl değişeceğini düşünün:

1. Uluslararası ilişkilerde, gerçek, çıkardan daha değerli sayılsa, gerçek arayışına öncelik

verilse, neler değişir, hangi olumlu gelişmeler olur?

2. Bu toplumda gerçek, çıkardan daha çok önemsense, gerçekten yana olan kişiler takdir edilip ödüllendirilse, neler değişir, hangi olumlu gelişmeler olur?

3. Kişisel ilişkilerinizde, herkes kazanmaktan, haklı sayılmaktan çok gerçeği anlamak, ona göre yaşamak niyetinde olsa, hayatınız nasıl değişir, hangi olumlu gelişmeler olur?

Dünyamızın böyle ani bir değişime uğrayacağını sanmıyorum. Ama gerçek sevdasının olumlu sonuçlarını düşündükçe, gerçek yanlısı olma isteğimiz artar. Gerçek yanlısı, yukarıdaki sebatkâr dedektif gibi, gerçeğin varlığına inanır, bilgisini artırmak için araştırır ve gerçeği bütün diğer davalardan daha çok önemser. Bu kitabın amacı, gerçek yanlılığının önemini ve ilkelerini incelemektir. Kitabın yazarıysa gerçekten yana olmayı öğrenmeye çalışmaktadır. Ne yazık ki, gerçek yanlılığını övmek, gerçekten yana olmaktan daha kolaydır. Bağlılığımızı hak eden ama uygulanması hakikaten zor olan gerçekten yana olmak konusunu işlerken, okuyucularımın anlayışına sığınıyor, eleştirileri ve gözlemlerini bekliyorum.

Gerçek sevdası mı, post kavgası mı? Bilmek mi, kazanmak mı? Bu seçim hepimize aittir.

“GERÇEKTEN YANA OLMAK (Gerçeği Arayış Ve Düşünsel Erdem) kitabından alıntı yapmamıza izin verdiği için yazar Charles E. Faroe’ye ve dağıtımcı, Haberci Basın Yayın ve Dağıtım’a çok teşekkür ederiz.

Kitabı edinmek isteyenler:

Bilgi için: www.habercibilgi.com internet sitesini; iletişim için: haberciyayin@gmail.com e-posta adresini kullanabilirler.

Bursa Protestan Kilisesi”


[i] Hiroo Onoda, No Surrender: My Thirty-YearWar (Anapolis, Maryland: Bluejacket Books, 1999), özellikle s. 34, 44, 118, 125, 128.

[ii] Agatha Christie, The Labors of Hercules (Glasgow: Fontana/Collins, 1988), s. 44-48’den uyarlanmıştır.

[iii] Akyol, a.g.e.

[iv] Alistair E. McGrath, The Foundation of Dialogue in Science and Religion (Oxford; Blackwell Publishers, 1998), s. 7.

[v] Os Guinness, Time for Truth: Living Free in a World of Lies, Hype and Spin (Grand Rapids, Michigan; Baker Books, 2000), s. 18.

[vi] Douglas Groothuis, Truth Decay (Downers Grove, Illinois: InterVarsity Press, 2000), s. 9. Bu tezatı güzelce örnekleyen Aristoteles ve Elliot alıntıları da Groothuis, a.g.e.’den aktarılmıştır.

[vii] Agop Dilaçar, Kutadgu Bilig İncelemesi (Ankara; Türk Dil Kurumu Yayınları: 340, 1972), s. 72.


Yürüsün Peynir Gemimiz!

Yürüsün Peynir Gemimiz!
Samuel Johnson, “İyiliğin övülmesiyle yapılmasını hep karıştıran insanlar var” demiştir.[i] Gerçekten yana olmanın övgülerini okumak...

Yürüsün Peynir Gemimiz!

Yürüsün Peynir Gemimiz!
Samuel Johnson, “İyiliğin övülmesiyle yapılmasını hep karıştıran insanlar var” demiştir.[i] Gerçekten yana olmanın övgülerini okumak...

Kutsal Kitap

Gerçek sizi bekliyor...

Kutsal Kitap okumak için, burayı tıklayınız ve ya arayınız:
İncil

Hiç İncil okudunuz mu?

Hediye İncil almak istiyorsanız burayı tıklayınız

Kilise Her Cuma Günü Açıktır

e-Kitaplar

Eşcinsellik ve Kutsal Kitap Öğretisi Tövbe Tövbe
Dua

Dua ihtiyacınız var mı?

Sizin için dua etmek istiyoruz. Lütfen dua eden ellere tıklayıp isteğinizi bize gönderiniz.

{{dv}}
Bursa Protestan Kilisesi - Yönetim ve İbadet Kılavuzu