Ana Sayfa | Makaleler | Bilmek mi, Kazanmak mı? | Yürüsün Peynir Gemimiz!

Yürüsün Peynir Gemimiz!

En yaygın yalan, kişinin kendi kendine söylediği yalandır - Friedrich Nietzsche

Samuel Johnson, “İyiliğin övülmesiyle yapılmasını hep karıştıran insanlar var” demiştir.[i] Gerçekten yana olmanın övgülerini okumak (ve yazmak) belki gerekli bir başlangıç olur ama sonunda, uygulamakla bir değildir. Hani, peynir gemisi lafla yürümez derler ya! Geçen bölümlerde vurgulandığı gibi, gerçek arama girişimimiz içinde bulunduğumuz topluma sıkı bir şekilde bağlıdır. Ama bilginin toplumsal boyutları bizi gerçeği aramaya ve düşünsel erdemleri geliştirmeye yönelik bireysel sorumluluğumuzdan muaf kılmaz. Gerçekten yana olmanın başlangıç noktası, çevreden teşvik gelse de gelmese de, kişisel hayatımızda düşünsel erdemlerin gelişimine önayak olmaktır. Bireysel düzeyde düşünsel erdemleri geliştirmenin temeli de, gerçek arayışını kendi kendimize yöneltmek, yani, kendimizi aldatma eğilimine karşı koyarak kendimizi daha iyi tanımaktır. Bu konuları biraz daha açalım.

Toplum Bireylerin Toplamıdır

Toplumun ne derecede bireyleri biçimlendirdiği veya öte yandan toplumun onu oluşturan bireyleri ne derecede yansıttığı, sosyologların tartıştığı bir konudur. Geçen bölümde değinildiği gibi, toplumumuz bilişsel kariyerimizi kaçınılmaz bir şekilde etkiler. Ama bu tek yönlü bir sokak değil ki! Bizim düşünsel hayatımız toplumu da etkiler. Goethe’nin meşhur sözüne göre, herkes kendi kapısının önünü süpürürse, bütün dünya temiz olur. Bir toplumda veya herhangi bir insan topluluğunda, gerçekten yana olan bireyler çoğaldıkça, söz konusu toplum veya toplulukta düşünsel erdem artar.

Çalıştığınız işyerinde, meslektaşlarınızın arasında, okuduğunuz fakültede ve hocalarınızda, ailenizde, arkadaş çevrenizde, basında, hükümette, siyasi partilerde ve toplumu nitelendiren değişik değişik diğer kurumlarda gerçek sevdasına ve gerçek arayışına ne kadar önem verilir? (Tabii ki, bunların hepsi aynı olmayacaktır bu konuda.) Bu çevrelerde pratik bilgelik ve düşünsel erdem ne ölçüde bulunur? Hayatıma yön veren böyle çevrelerde, evet, gerçek sevdasına ve gerçek arayışına önem verilir, pratik bilgelik ve düşünsel erdem önemli ölçüde sergilenir, bu değerler teşvik edilir ve ödüllendirilir diyebileceğiniz ölçüde, pratik bilgeliği ve düşünsel erdemi bu çevrelerden kapacaksınız. Yukarıda belirtildiği gibi, gerçek arayışına yarayan pratik bilgelik ve düşünsel erdem öncelikle bu niteliklere sahip insanları taklit ederek edinilir. Fakat aksi takdirde, içinde bulunduğum çevrelerde gerçek arayışının kesin bir şekilde önemsendiğini, gerçek sevdasıyla motive edilen pratik bilgeliğin ve düşünsel erdemin sergilendiğini pek söyleyemem diyorsanız, moralinizi bozmayın. Bu kadar önemli bir konuda ilerlemek için, çevreden teşvik beklemeden kendi inisiyatifimizi kullanmalıyız.

Birey, aile ve kurumlara daha etkili olmanın yollarını öğreten danışman Stephen R. Covey, “ilgi alanımız”ı, “etki alanımız”dan ayırt etmemizi salık verir. İlgi alanımız “sağlığımız, çocuklarımız, işyerindeki sorunlarımız, ulusal borç [veya] nükleer savaş” gibi bizim için zihinsel veya duygusal açıdan önem taşıyan şeyleri içerir. Covey, “İlgi alanımızın içinde yer alanlara bakarken, gayet iyi görürüz ki, bazı şeyler gerçekten denetimimiz dışındadır. Diğerleri için ise bir şeyler yapabiliriz. Bu ikincileri daha küçük bir Etki Alanı içine alarak tanımlayabiliriz” diyor. Covey’e göre, vaktimizle enerjimizi ilgi alanımıza harcarsak, hem bir şey değiştiremeyiz, hem de olumsuz duygulara kapılırız, belki de etki alanımızdaki gerçekten değiştirebileceğimiz şeyleri ihmal ederiz. Covey, çabalarımızı etki alanımıza yönlendirmemizi önerir. Böyle yaparsak denetimimiz altındaki şeyleri etkileriz, sık sık da etki alanımızı genişletmiş oluruz.[ii] Sözgelimi, dikkatsizlikten veya sahtekârlıktan dolayı hazırladığı raporlardaki bilgileri hep çarpıtan bir müdür altında çalışan bir personel bu durumdan rahatsızlık duyuyor, diyelim. Böylece, bu durum onun ilgi alanına girer. Söz konusu personel durumu diğer çalışanlara, eş dosta yakınıp durursa, tamamıyla ilgi alanına odaklanmış olur. Ama “kaliteli raporlar” için duyduğu özlem doğrultusunda kendisinin hazırlaması gereken raporları büyük itina ile, patronun bütün beklentilerinden daha güzel bir şekilde düzenlemeyi ilke edinirse, bu onun etki alanına girer. Vakti ve enerjisini gerçekten etkileyebileceği bir yönde harcamış olur. Şirketin patronu da hazırladığı raporların kalitesinden etkilenerek o personele daha büyük sorumluluk verirse, o personel etki alanını genişletmiş olur.

Gerçek arayışı konusunda da ilgi alanımızı etki alanımızdan ayırt etmeliyiz. Toplumun uygulamalarını ve değerlerini tek başımıza değiştiremeyiz ama kendimizinkini değiştirebiliriz. Gerçekten yana olacaksak, bu konuda sorumluluk üstlenerek düşünsel erdemleri kendi hayatımızda geliştirmeliyiz. Bu kitabın çağrısı zaten de budur!

Kendi hayatımızda düşünsel erdem geliştirmek için neler yapmalıyız? Hemen yukarıda söylediğim gibi, bu kitabın konusu budur. Kitapta vurgulanan şeyler dikkate alınırsa, bu bir başlangıç olur! Bu girişimi özetleyecek olsam, üç ana başlık altında şu önerileri veririm: Gerçek kavramını ciddiye alın, örneklerinizi dikkatlice seçin ve gerçek arayışına sürükleyen alışkanlıklar edinin.

Gerçek kavramını ciddiye alın. Gerçeğin nesnelliği ve keşfedilebilmesi, koyu taraftarlığın ve koyu kuşkuculuğun yararsızlıkları, verilerin hakkaniyetle değerlendirilmesi, çelişkilerin yanılgıları teşhir ettiği (yanılgı alarmı), inançlarımız için sorumluluk üstlenme gereği gibi konularla gündelik hayatınızdaki olup bitenlerin arasında bağlantılar kurun.

Düşünsel konularda örneklerinizi özenle seçin. Hangi siyasetçilere, düşünürlere, yazarlara, hocalara, v.s. hayranlık duyuyorsunuz? Neden? Demagoglarla düşünsel dürüstlüğe sahip olan kişileri birbirinden ayırt edebiliyor musunuz? Örnek olarak benimsediğiniz kişiler sizi düşünmeye mi iterler, yoksa sadece taraftarlığa mı? Örneklerinizi düşünsel erdem sergiledikleri için seçin.

Gerçek arayışına sürükleyen alışkanlıkları edinin. Yeni fikirlere açık olun; kitaplar okuyun (Bkz. 13. bölüm). Eleştirel düşünceyi geliştirin. İyi sorular sormayı öğrenin (Bkz. 15. bölüm). Görüşlerinize bağlı olmakla birlikte, gerçeğin sizin tekelinizde olmayabileceğine inanabilecek kadar alçakgönüllü olun. (Bkz. 16. bölüm). Meşru ile gayri meşru ikna türlerini tanıyarak gayri meşru iknadan kaçının. (Bkz. 17. bölüm) Bütün bunların uzun vadeli, kararlı bir çabayı gerektireceğinin farkında olun. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, gerçek arayışı da genelde çalışkanları ödüllendirir. (Söyledikleri gibi, “Bir gecede başarılı olmak, genelde 15 yıl ister”)

Ama bu bölümün kalan kısmında düşünsel erdemin hem kaçınılmaz temeli, hem de püf noktası olan bir konuyu işlemek istiyorum. Normal bir insansanız, bu konu canınızı sıkacak ve samimiyetinizi sınayacaktır. Konu, insanoğlunun kendi kendini aldatma eğilimi ve kendimizle dürüst olmaya ihtiyacımızdır.

Kendini Tanı!

“En akıllı kişinin bile, karşısında hiçbir kuşku hissetmediği, yüzde yüz güvendiği biri tarafından ne kadar uzun ve ne kadar feci bir şekilde aldatılabileceğini düşünün.”[iii] Bir kişi hesap vermekten hep muaf olursa, motivasyonları veya niyetleri hiç sorgulanmazsa, söylediği sözler her durumda güven ve onay ile karşılanırsa, ama o kişi bir aldatıcı olursa – durum çok fena olmaz mı? Ne yazık ki – ve çoğumuz bunu kabul etmek istemeyeceğiz – burada açıklanan durum insanın kendi kendisiyle olan ilişkisini tarif eder. Kendi kendimizi aldatmaya eğilimliyiz ve bu konuda pek de başarılıyız çünkü, eninde sonunda...kendimizden yanayız! Kendimizden yana olmak ile gerçekten yana olmak eşanlamlı olmadığı için, özeleştiri yaşmayı öğrenmeliyiz. O halde, kendimizi aldatma eğilimimizin doğasına, pahasına ve çaresine bakalım.

Kendini aldatmanın doğası nasıldır? Bunu örnekleyen bir olay aktarayım. Tevrat’a göre, Hz. Davut, bir çok karısı olmasına rağmen, tebaası olan Hititli Uriya’nın hanımı Bat-Şeva ile yatmış, Bat-Şeva’nın hamile olduğunu öğrenince de kocasını savaşta öldürtüp Bat-Şeva’yı eş olarak almıştır. Yaklaşık bir yıl sonra suçlarını örtbas etmiş olan Kral Davut’un huzuruna Natan adlı peygamber gelerek şu olayı anlattı:

Bir kentte biri zengin, öbürü yoksul iki adam vardı. Zengin adamın birçok koyunu, sığırı vardı. Ama yoksul adamın satın alıp beslediği küçük bir dişi kuzudan başka bir hayvanı yoktu. Kuzu adamın yanında, çocuklarıyla birlikte büyüdü. Adamın yemeğinden yer, tasından içer, koynunda uyurdu. Yoksulun kızı gibiydi. Derken,zengin adama bir yolcu uğradı. Adam gelen konuğa yemek hazırlamak için kendi koyunlarından, sığırlarından birini almaya kıyamadığından yoksulun kuzusunu alıp yolcuya yemek hazırladı.

Zengin adama çok öfkelenen Davut Natan’a “Yaşayan RAB’bin adıyla derim ki, bunu yapan ölümü hak etmiştir!” dedi. “Bunu yaptığı ve acımadığı için kuzuya karşılık dört katını ödemeli.” Bakın, Hz. Davut’un öfkesi ve adalet gayreti bu büyük haksızlık karşısında nasıl da alevlendi. Ta ki Natan Hz. Davut’a “O adam sensin!” diyene kadar![iv] Eski İngiliz ilahiyatçı ve vaiz Joseph Butler (1692-1752) bir vaazında, Hz. Davut’un bu davranışından yola çıkarak insanların kendilerini aldatma psikolojisinin önemli bir yönünü ortaya koymuştur: kendimizi “kayırırız,” çifte standart uygularız. Başkalarının hatalarını kılı kırk yararçasına inceleriz, kendi hatalarımızı ise hafife alırız. Nitekim kendi suçlarını görmezlikten gelen Davut, hikâyedeki zengin adama “çok öfkelendi.”[v]

Kendini aldatma olayını irdeleyen Gilbert ve Cooper adlı iki psikolog, psikolojimizin bu yönünü özetleyen üç gözlemde bulunmuştur. Önce, insanlar kendilerini olumlu bir şekilde algılamak için kendilerini aldatırlar: “insanlar kendilerini değerlendirdiklerinde sık sık ben-merkezli ve çıkarcı olarak kendi olumlu yönlerini vurgular, kusurlarını arka plana atar ve sonunda kendileri hakkında yarattıkları bu iyimser portrelere inanmış olurlar.” İkinci olarak, kendini aldatma süreci ustaca bir inanılırlıkla yürütülür: “İnsanlar sıkça aldatılsalar da, bu kolayca aldatıldıkları anlamına gelmez... insanlar ben-merkezci ve çıkarcı olabilirler ama kendilerini bu şekilde algılamaktan hoşlanmazlar... aldatıcılığımızın farkında olduğumuz için aldatma statejileri yalnızca abartılı değerlendirmeler üretmekle kalamaz, bu değerlendirmelere makul, doğru ve insaflı görünen yollarla varmak zorundadır.” Üçüncü gözlemse, kendini aldatma süreci kişi bilincinde olmaksızın işleyebilir.[vi] Kısaca, kendi kendimizi kayırırız ama bunu kendimize itiraf etmeyiz!

Kendini aldatma konusu üzerinde duran felsefeci Béla Szabados, kendimizi aldatmak için kaçma ve rasyonalizasyon olmak üzere iki ana stratejiye başvurduğumuzu ileri sürer. Herkes kendini rasyonel, tutarlı ve makul bir şekilde düşünen ve davranan bir kişi olarak algılamak ister. Ama kendini aldatma süreci içerisinde, kendimiz hakkında esasında geçerli olmayan şeylere inanırız. Bu rasyonel değildir ve kaçınılmaz olarak bizi bazı tutarsızlıklarla yüz yüze bırakacaktır. Bu tür tutarsızlıklarımızla yüzleşmemek için, kaçma stratejisi kullanılır. Kaçma, dikkatimizin yönlendirilmesi kendi denetimimiz altında olduğu için etkili olur. “İlgili olguları önemsememek veya bu olguların anlamı üzerinde durmamak, kaçma yollarıdır. Böylelikle dikkatimizi bağlı olduğumuz inançları tehdit eden veya hayatımızda büyük ve derin önem taşıyan kanaatlerimizi çürüten delillerden uzaklaştırmış oluruz.”[vii] Konudan kaçamazsak, özellikle sadece kendi dikkatimizle değil, başka insanların tepkileriyle baş etmemiz gerektiğinde, rasyonalizasyon stratejisi kullanılır. Rasyonalizasyon, “doğru olmamakla birlikte inandırıcı ve rasyonel görünen bir açıklama” olarak tanımlanabilir. Bu açıklama en azından kendini aldatan kişiye inandırıcı gelir! “Rasyonalizasyon kullanan kişi bu açıdan yalancıya benzemez, çünkü ürettiği gerekçelerin geçerli olduğunu sanır. Bu gerekçeleri ‘kendimi ve başkalarını kandırmak üzere gerekçeler üretmekteyim’ diyerek üretmez. Bu öyle bir girişim ki, bilinç düzeyine erişmemiş asıl motivasyonlar ortaya çıkarılırsa, girişim de kendi kendini yok edecektir.”[viii]

Szabados, bir insanın yalnızca kişisel olarak ilgiduyduğu konular hakkında kendini aldatacağını ileri sürer: “Kişinin kendini aldatılabileceği konu onun arzuları, ümitleri, korkuları ve duygusal ihtiyaçlarıyla bağlantılı olmak zorundadır.”[ix] Bu kitabın ilk sayfalarından beri, gerçek arayışını aksatan en ciddi etkenin “koyu taraftarlık” olduğunu vurgulamaktayım. Ama gerçeği söylemek gerekirse, insanın doğal olarak en koyu şekilde tuttuğu taraf kendisidir. Kendisine önem taşıyan şeyler – arzular, tutkular, korkular, kişinin hakikaten neler istediği – kişinin düşüncelerini yönlendirip yoğuracak, gerektiği kadarıyla da çarpıtacaktır. Fakat bilinç altında da olsa, bu güçlü arzularımızın övünmeyeceğini sezerek onları detaylı düşünmeyiz ve detaylı düşünmediğimizin de farkında değilizdir. Böylece farkında olmayarak hem arzularımızı, hem de kendimizi eleştirilmekten korumuş oluruz. Wood, işleyişlerinin farkında olmadığımız için bu tür “saklı tutkular” ve “gizli motivasyonlar”ın düşünsel dürüstlük niyetlerimizi esaslı bir şekilde aksattığını gözlemlemektedir.[x] Geçen bir bölümde “inanmak istediğimiz şeye kolayca inanırız” ilkesine değindim. Neler “istediğimiz”i kavramadıkça, belirli bir görüş veya inanca neden olumlu bakmaya eğilimli olduğumuzu gerçekçi bir şekilde değerlendiremeyiz. Kaldı ki, özeleştirinin temel işi kendi motivasyonlarımızı anlamaktır.

Gerçekten yana olma açısından kendini aldatma sürecinin önemi büyüktür. Kendimize dürüst olmadıkça olgunlaşmamız zor olur. Muhasebeci, şirket hesaplarının gerçek durumunu açıklamadıkça şirketin geleceği için sağlıklı bir program tasarlanamaz. Doktor doğru teşhis koymadıkça hasta etkili tedaviden yararlanarak iyileşemez. Bu bağlamda birinin söylediği gibi, “Kendimize yalan söylersek, asla ilerleyemeyiz, güçlü yönlerimizden yararlanamayız, zayıf yönlerimizi ıslah edemeyiz. Kendi gelişmemizi aksatırız.”[xi] Üstelik, kendini aldatma süreci gerçeği kavrama yetimizi tabii ki geliştirmez, yozlaştırır. Hem kendimizi aldatmak, hem de düşünsel dürüstlük geliştirmek mümkün mü? Bu yüzden hayatımızda düşünsel erdem geliştirmeyi amaçlarken özeleştiriye öncelik vermeliyiz. Gerçek arayışını kendimize yöneltmek kolay değil, ama son derece gereklidir. Eskiler boşuna “Kendini tanı” dememişlerdir!

Yukarıda gördüğümüz gibi, kendini aldatma insan psikolojisinde iyice kökleşmiş bir davranıştır. Bu alışkanlığın kökünü kazımaya yarayan ve kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayan özeleştiri nasıl uygulanır? Gerçi özeleştiri kendi adına bir kitabı hak eden bir konudur. Fakat özeleştiriye bir giriş olarak üç ilke akla gelir: Özeleştiri kendimizi eleştirmek anlamına gelir. Özeleştiri motivasyonlarımızı hedefler. Özeleştiri kendimizi kayırmamızı hoş görmez.

Özeleştiri kendimizi eleştirmek anlamına gelir. Belki size basit gelir ama özeleştiri yapabilmek için, kendimizi eleştirmeye razı olmamız gerekir. Sözlüğe göre eleştiri, “Bir insanı, bir eseri, bir konuyu, doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek maksadıyla inceleme işi”dir. Özeleştiride, incelemenin konusu biziz! Kendi davranışlarımızı, tutumlarımızı, düşüncelerimizi, yargılarımızı, yöntemlerimizi, motivasyonlarımızı, niyetlerimizi, doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek maksadıyla incelemeye alışmalıyız. Size bir sır vereyim mı? Doğru yanlarımızı bulup göstermek zor olmayacak! Özeleştiri sürecine yönelirsek ama sadece doğru yanlarımızı keşfedersek, daha bu işi becermiş değiliz. Yanlış yanlarımızın farkına vardıkça özeleştirinin asıl yararını yakalamış oluruz.

Özeleştiri öncelikle motivasyonlarımızı hedefler.Yukarıda gördüğümüz gibi kendimizi neredealdattığımızı anlamak için özellikle kendi motivasyonlarımızı anlamamız gerekir. O zaman kendi motivasyonlarımızı sorgulamaya alışmalıyız, kendimize “Bu durumda neyi istiyorum?” “Buna neden önem veriyorum?” “Hangi çıkarım veya korkum veya isteğim kararlarımı motive ediyor?” gibi sorular sorabiliriz.

Ama yine yukarıda işlendiği gibi, “gizli motivasyon” ve “saklı tutku”larımız vardır. Bunların tam olarak bilincinde değilsek ve bu konularda kendimizi aldatmaya alışmışsak kendimizi sorgulasak bile kendi kendimize gerçek motivasyonlarımızı itiraf etmeyebiliriz. (Evet, karmaşık bir iştir bu!) Bu yüzden asıl motivasyonlarımız hakkında ipuçları elde etmek için davranışlarımıza – özellikle nelere güçlü ve duygusal tepkiler gösterdiğimize – dikkat edebiliriz. Belirli bir durum karşısında çok konuştuğumuzu (veya çok sessiz kaldığımızı), çok kızdığımızı veya üzüldüğümüzü, birdenbire çok tenkitçi kesildiğimizi fark ediyorsak, o zaman birşeylerin arzularımıza, tutkularımıza, korkularımıza dokunduğunu varsayabiliriz. Kendi güçlü veya aşırı tepkilerimiz “gizli motivasyonlar”ımızı ele verebilir.

Tepkilerin motivasyonları nasıl ele verebileceğini kişisel hayatımdan örnekleyebilirim. Benim elim açık; para harcamaktan hoşlanırım. Eşim, çok şükür, benden daha tutumludur. (Çok şükür, diyorum, çünkü o benim gibi olsaydı biz çoktan “darülaceze”yi boylardık!) Yakın geçmişte eşim parasal durumumuzu, yakında yapacağımız bazı ödemeleri, borçlanma tehlikesini – kısaca, bütçe uygulayarak bir takım tasarruflara katlanmamız gereğini – gündeme getirdi. Eşim bu konuyu açtığı zaman, bir iki saat sonra yolculuğa çıkacaktım. İtiraz ettim: eşimin zamanlaması iyi değildi. Birlikte geçirdiğimiz bu son saatte böyle bir konuyla kendimizi niye üzelim? (Aslında, eşimin bu konuyu üzücü bulduğunu sanmam. Benim tepkilerim üzücü olabilir!) Alındım: Tam yolculuğa çıkarken durup dururken paramı nasıl harcayacağıma dair yepyeni bir yönetmelik yürürlüğe mi girecek? Eleştirdim: Eşimin bütçe ve tasarruf önerileri çok mantıksız, bunların nasıl uygulanabileceği meçhul, hatta ne demek istediğini anlamakta bile güçlük çekiyordum, v.s. Medeni insanlar gibi konuyu askııya aldık ve nispeten barışçıl bir hava içinde yolculuğuma çıktım.

Önce aklımda bu olaydan kalan izlenim, eşimin önerisinin gerçekten mantıksız ve gerçekçi olmamasıydı. (Yani, bana öyle geliyordu.[xii]) Ama bu olayı ve benim sergilediğim tepkileri biraz düşündükten sonra, temel motivasyonumun şöyle olduğunu kavradım: kimse karışmadan para harcayabilme arzusu. “Eşim benden tutumludur, çok şükür” diyorum. Ama aynı zamanda, bir “saklı tutkum” var: Yorganı boşver! Ayaklarımı canımın istediği kadar uzatacağım! Bunları açıklamakutanç verici, galiba. Ama bu hem kendini aldatmayı (eşimin mantıksız olduğu, benimse mantıklı olduğum kanaatimi), hem de özeleştirinin işleyişini (asıl motivasyonuma göre hangi konuda olgunlaşmam gerektiğini) gösterir.

Özeleştiri kendimizi kayırmamızı hoş görmez. Kendini aldatmanın özü kendimizi haklı görüp diğerlerini haksız görmektir. (Veya bir psikologun söylediği gibi, kendimizi olumlu sonuçlar için sorumlu ama olumsuz sonuçlar için sorumsuz algılamaya meyilliyiz.) Düşünceler ve davranışları değerlendirirken kendimizi lehimize olan çifte standarttan yavaş yavaş vazgeçirmeliyiz. (Hemen yapabilirseniz, tebrik ederim!) Tutarlılık ve karşılıklılık esas olmalılardır: Bir argüman türü öbür kişi için geçersizse, kendim için de geçersiz olduğunu kabullenmeliyim. Başkasının mantığının üzerine titizlikle gideceksem, kendi yürüttüğüm mantıkta da aynı derece titiz olmalıyım. Kolay değil – zordur – ama gerçek yanlısı, “Evet, kendi görüşümü kayırıyorum; bu konuda dürüst olmuyorum” demeyi öğrenmek zorunda. Çünkü kendimizden yana olmak ve gerçekten yana olmak eşanlamlı kavramlar değildir.

Yahudi düşünür Abraham J. Heschel, Kotzker lakabıyla tanınan çok saygın bir hahamdan söz etmiştir. Heschel’e göre, Kotzker itici olacak kadar ciddi ve kötümserdi, ama gerçeğe çok ama çok bağlıydı. Kotzker’in şöyle bir nasihatı vardı: “Gerçeği ihracat için değil, kendin tüketmek için elde et.”[xiii] Gerçekten yana olmak, önemli ölçüde özeleştiriyle başlar. Özeleştiriyi samimiyetle uyguladığımızda gerçeği ihracat için değil, kendi tüketimimiz için elde ediyoruz.

"GERÇEKTEN YANA OLMAK (Gerçeği Arayış Ve Düşünsel Erdem) kitabından alıntı yapmamıza izin verdiği için yazar Charles E. Faroe’ye ve dağıtımcı, Haberci Basın Yayın ve Dağıtım’a çok teşekkür ederiz.

Kitabı edinmek isteyenler:

Bilgi için: www.habercibilgi.com internet sitesini; iletişim için: haberciyayin@gmail.com e-posta adresini kullanabilirler.

Bursa Protestan Kilisesi"

[i] Samuel Johnson, “Self-deception,” Christina Sommers ve Fred Sommers (ed.), Vice and Virtue in Everyday Life (New York: Harcourt Brace Jovanovich, 1989), s. 340.

[ii] Stephen R. Covey, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı (İstanbul: Varlık Yayınları, 2001), s. 80-84.

[iii] Joseph Butler, “Upon Self-deceit,” Christina Sommers and Fred Sommers (Ed.), Vice and Virtue in Every Day Life (New York: Harcourt Brace Jovanovich, 1989), p. 345-346.

[iv] 2. Samuel 12:1-7; Kutsal Kitap (İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi, 2001)

[v] Butler, a.g.e., s. 344.

[vi] Daniel T. Gilbert ve Joel Cooper, “Social Pyschological Strategies of Self-Deception,” Mike W. Martin (Ed.), Self-Deception and Self-Understanding (Lawrence, Kansas: University of Kansas Press, 1985), s. 75.

[vii] Béla Szabados, “The Self, Its Passions and Self-Deception,” a.g.e., s. 156.

[viii] a.g.e., s. 155.

[ix] a.g.e., s. 161. Szabados, bir örnekle bu iddiasını şöyle savunur:

Hasta oğlunun iyileşmekte olduğuna inanmak üzere kendini aldatan adamın durumunu düşünün. Farz edelim ki, bu adamı tanımayan insanlar onun asılsız bir inanca sahip olduğunu öğrenirler. “Bir kişi apaçık gerçekler karşısında nasıl olur da bu kadar kör olabilir?” diye sorabilirler. Bu insanlara, hasta çocuğun adamın tek oğlu olduğu ve babanın oğlu yanında olmayan bir hayat düşünemediği anlatılır. Artık bu insanlar normal zekaya sahip olan babanın neden böyle inanması ve davranması mümkün olduğunu anlayabilirler. Babanın ilgisi ve motivasyonları ortaya çıkınca, inançları ve davranışları anlaşılır kılınır.

Şimdi ilgiye dayanan motivasyonun bulunmadığı bir durum düşünelim. Bu insanları [baba ve oğlu] hiç tanımayan bir kişi doktorun çocuğun [kötüleşen] durumu hakkında yazdığı raporu alır. Farz edelim ki, bu kişi sıkı bir şekilde çocuğun iyileşmekte olduğunu ısrar ediyor. Bana kalırsa, böyle bir davranışı kendini aldatma olarak tanımlamak acayip olur. Bu tepki yanılma, akılsızlık, cahillik, belki de gıcık bir inatçılıktan kaynaklanabilir, ama kendini aldatmadan kaynaklanmaz.

[x] W. Jay Wood, Epistomology: Becoming Intellectually Virtuous (Downers Grove, Illinois: InterVarsity Press, 1998), s. 63.

[xi] Devlin Donaldson ve Steven Wamberg, Pinocchio Nation (Colorado Springs, Colorado: Pinon Press, 2001), s. 27.

[xii] Yeni karşılaştığımız düşüncelerin “sağlam” olup olmadığını kararlaştırmak için kendini aldatma psikolojimizin bu düşünceleri kendi görüşlerimizi kayıran bir süzgeçten geçirdiği anlaşılmaktadır! Lord, Ross ve Lepper bazı insanları idam cezasının etkilerine dair araştırmaları değerlendirmeye davet ettiler. Bu insanları kendi kişisel görüşlerini doğrulamayan çalışmaların yöntemlerinde daha çok teknik hata, kişisel görüşlerini doğrulayan çalışmaların yöntemlerinde ise daha az teknik hatalar bulmuşlardır. İnsanların bu tepkileri ile araştırmaların aslında nasıl yürütüldükleri arasında bir bağlantı yoktu. Bu bağlamda Gilbert ve Cooper, “Benzeyen sonuçlar [insanların] kendilerini değerlendirmeleri konusunda...bulunmuştur; insanların, özalgılayışlarını desteklemeyen bilgilerin geçerliliğine daha az güvenleri, destekleyen bilgilere ise, daha çok güvenleri vardır” demişlerdir. Gilbert ve Cooper, a.g.e., s. 79. Gilbert ve Cooper’in andıkları çalışma: Charles G. Lord, Lee Ross ve Mike R. Lepper, “Biased Assimilation and Attitude Polarization: The Effects of Prior Held Theories on Subsequently Considered Evidence,” Psychological Bulletin 82 (1975), s. 581-596.

[xiii] Abraham J. Heschel, Passion for Truth (Woodstock, Vermont: Jewish Lights Publishing, 1995), s. 163. “Kotzker” lakabıyla tanınan bu haham, Polonya’nın Kotzk kentinde yaşayan Reb Menahem Mendl idi.

Kutsal Kitap

Gerçek sizi bekliyor...

Kutsal Kitap okumak için, burayı tıklayınız ve ya arayınız:
İncil

Hiç İncil okudunuz mu?

Hediye İncil almak istiyorsanız burayı tıklayınız

Kilise Her Cuma Günü Açıktır

e-Kitaplar

Eşcinsellik ve Kutsal Kitap Öğretisi Tövbe Tövbe
Dua

Dua ihtiyacınız var mı?

Sizin için dua etmek istiyoruz. Lütfen dua eden ellere tıklayıp isteğinizi bize gönderiniz.

{{dv}}
Bursa Protestan Kilisesi - Yönetim ve İbadet Kılavuzu